Memet Ali Alabora
Tiyatrocu bir anne babanın oğlu olan Memet Ali Alabora, yetiştiği ortamın etkisinden olacak ki lise yıllarında oyuncu olmayı kafasına koyar. 2,5 yılda bitirdiği liseden sonra, konservatuar sınavlarına girer ve sınav sonuçları açıklanana kadarki süreyi boş geçirmemek için ekranda muhabir olarak çalışmaya başlar. Artık genç bir haberci olarak tanınmaya başlamıştır. Yaklaşık 3 yıl sonra "insanın çok iyi bilmesi gereken bir mesleği olmalı" diyerek gazeteciliği bırakır ve oyunculuğa yönelir. Farklı bir takım projelerin ardından da 'Yılan Hikayesi' dizisindeki Memoli karakteri ile birden bire Türk halkının sevgilisi oluverir. O günden sonra da başarılı birçok işe imza atan yakışıklı oyuncuyu biraz daha yakından tanımak istiyorsanız işte sohbetimiz...
Son olarak sizi "Karınca Yuvası" adlı dizide izliyorduk, sanırım dizi kaldırıldı, beklenilen ilgiyi görmedi mi?
'Karınca Yuvası' çok kötü reytingleri olan bir dizi değildi. Kendine ait bir hayran kitlesi vardı. Artık kanallar açısından bir politika, herhangi bir ilerleme stratejisi kalmadı. Dizileri bir anda, hatta bir gün içinde kaldırmaya ya da tekrar koymaya karar veriyorlar. Yapılan işin arkasında durulmuyor, bizlere de iş yürüten birileri gibi değil de fason çalışan bir firma gibi muamele yapılıyor. Bu tabii ki beklenilen reytingi almaması ile ilgili ama beklenilenin ne olduğunu da anlayamaz duruma geldik.
Artık Türk filmleri sinemada daha çok yer buluyor. Son yıllarda siz de sinemada birçok projede yer aldınız. Sizce son zamanlarda Türk sinemasındaki gelişim ne yönde?
Bu sezon seyirci açısından beklenilen bir sezon olmadı. Mesela, bu yıl hiçbir film 2 milyon gişe yapmadı, ama özellikle sezonun başında hiçbiri birbirine benzemeyen, özgün duruşları olan filmler yapıldı. Belki hepsi çok iyi değildi ama birbirlerinden çok farklı filmlerdi. Bence bu sene güzeldi ve Türk sineması açısından da önemliydi.
Yapılan filmler arasında çok başarılı bulduklarınız var mı?
Arka arkaya vizyona giren filmler arasında "Eve Dönüş", "Takva", "Cenneti Beklerken", "Dondurmam Gaymak", "İklimler", "İlk Aşk" gibi birbiriyle çok ilgili olmayan konularda, birbirinden çok farklı filmler aynı anda vizyona girdiler. Bu renklilik bence bu sene için olumlu bir gelişme.
'Hababam Sınıfı' serilerinde de sizi izledik. Kimileri çok beğendi, kimileri de eski serileriyle kıyaslayıp eleştirdiler. Sizce yeni 'Hababam Sınıfı' serileri başarılı mıydı?
Bence kıyaslamak doğru değil. Çünkü biz, 'Hababam Sınıfı'nın aynılarını çekmedik, devamını çektik. Bizim filmlerde İnek Şaban, Damat Ferit ya da Güdük Necmi yoktu. Sanki o ruh devam etmiş gibi, bugünden 'Hababam Sınıfı'na bakmaya çalıştık. Filmlerin başarılı olup olmamasının neye bağlı olduğunu bilmiyorum ama, sonuçta 'Hababam Sınıfı' serileri ilk yapıldıkları zamanlarda da ünlü sinema oyuncularının oynadığı ticari filmlerdi. Çok güzel sanatsal içerikleri, toplumsal mesajları da vardı ama büyük kitlesel filmlerdi. Bu anlamda bizim çektiğimiz 'Hababam Sınıfları' da Türk sinemasında ve televizyonlarında çok başarılı oldular. Ben bunların kötü filmler olduklarını da düşünmüyorum. Bazı esprilere çok gülüyorum ve eski nesil Hababam'larla karşılaştırma yapma ihtiyacı hiç duymuyorum.
"Bu hayata bir kez daha gelsem oyuncu olmak istemem."
Liseden beri oyuncu olmak istediğinizi biliyoruz. Ama babanız hiç istememiş oyuncu olmanızı. Tüm oyuncular mesleklerini çok severler, ama hep çocuklarını uzak tutmaya çalışırlar, sizce neden?
Bir daha dünyaya gelsem kesinlikle oyuncu olmam. Belki yaşadığım bu hayat içinde de bir süre sonra başka bir iş yapmak isteyebilirim. Benim için aktörlük hayatın en önemli meselesi ya da hayatın ortasında duran bir şey değil. Annemin hiçbir sorunu olmamış, fakat babam oyunculukla ilgili olarak çok acı ve yoksulluk çekmiş. Bu düşüncemde babamın çektiği zorlukların da rolü olduğu kesin.
Oyuncu olmasanız ne olurdunuz peki?
Müzisyen olurdum. Bence bir ömür, tek bir meslek yapmak için fazla. Bilgi öyle bir hızla akıyor ki bir yaştan sonra başka bir meslek yapmak isteyebilirsiniz. Ben hobi olarak başka birçok işle uğraşıyorum, belki oyunculuktan başka bir şeyle de meslek olarak uğraşabilirim. Bu hayata birkez daha gelsem oyuncu olmak istemem. Kendi çocuğum olursa ve eğer oyuncu olmak isterse ona da birşey demem. Benim yapabileceğim şey kendi olasılıklarını artırmasını sağlamak olabilir. Elimden geldiğince kendi kendine birçok şeyi görebilmesini ve içinden istediklerini seçebilmesini sağlamaya çalışırım.
Müzikle ilgili bir uğraşınız oldu mu şimdiye kadar?
Türkiye'nin tek klasik müzik dergisi, Andante'nin genel yayın kurulundayım. Aynı zamanda da yazarıyım.
Lise yıllarında oyuncu olmak isteyişiniz aileden kaynaklı bir özenti miydi?
Ben hep oyuncu bir çocuktum zaten. Benim için oyunculuk başka bir şey, aktörlük başka bir şey. Oyunculuk benim için daha kapsamlı bir anlam ifade ediyor. Çocukluğumdan beri etrafına oyun yapan bir çocuktum. Hevesten çok, yolum belli gibiydi.
Oyunculuğa başladıktan kısa bir süre sonra üne kavuştunuz. Anne ve babanızın oyuncu olmasının bu anlamda ne gibi katkıları oldu? Sizce bugün bu noktada olmanız başarı mıdır yoksa şans mı?
Ünlü olmak başarılı olunduğu anlamına gelmez. O, bize öğretilen başarı kavramı. Hiç ünlü olmamış, ama kendini başarılı hisseden birçok arkadaşım var. Benim de başarılı bulduğum hiç ünlü olmayan oyuncular var. Bir sürü çok başarısız, çok kötü işler yapan ünlü insanlar da var. Dolayısıyla kimse bu işe ünlü olmak için başlamaz. Daha doğrusu, hayatta birşeyleri oyun oynayarak ifade etmek isteyenler, ünlü olmak için bu işi yapmazlar.
Evet, ben şanslıyım. Herşeyden önce genetik olarak çok zengin bir ailede doğdum. Benim büyük dayım, babamın dayısı Selahattin Pınar. Babamın teyzesi Melahat İçli. Babaannem, Raşit Rıza tiyatrosunda 5 yıl oyunculuk yapmış: Fatma Nurhayat Pınar. Babam ve annem de oyuncu. Böyle genetik zenginliğin içinde doğdum. Bu bir şans olarak görülebilir, ama başarılı mıyım onu bilmiyorum.
Yaklaşık 3 sene gazetecilik deneyiminiz olmuştu. O da, o yıllarda oyunculuk gibi yapmak istediğiniz işlerden biri miydi, yoksa tesadüfen gelişen bir süreç miydi?
Bu tamamen enteresan bir hikayedir. Lise o zamanlar 2,5 yılda bitirilebiliyordu. Kredili sistem vardı. Ben kredili sistemle liseyi yarı dönemde bitirdim. Konservatuar sınavına girmek istiyordum. Sınava kadarki o 6 aylık süreyi de bir yerde çalışarak değerlendirmek istedim. Ondan bir yaz evvel Savaş Ay bana "biz senin gibi böyle çalışkan delikanlılarla çalışıyoruz, sen de gel" demişti. Bu aklıma geldi, onları aradım ve çok tesadüfi bir şekilde orada çalışmaya başladım. Sonra zamanla haberlere gitmeye, nöbet tutmaya, ciddi işlere girmeye başladık. Cinayetler, mafyalar, polis muhabirlikleri, gece haberleri derken 6 ay geçti. Konservatuarı kazandığım belli olunca ayrılmak istediğimi söyledim ama onlar beni bırakmadı, ben de A Takımı'nı bırakamadım. 2,5-3 yıl hem konservatuar, hem A Takımı aynı anda devam etti. Hafta içleri okula gidiyordum, hafta sonları İsrail'e, Filistin'e seyahat edip, haber yapıyordum. O zamanlar insan bir şeyden çok iyi anlamalı, bir mesleği olmalı diye düşünüyordum. Dolayısıyla "benim alanım oyunculuk olsun" dedim ve gazeteciliği bıraktım.
"Gazetecilik bana şımarık bir adam olmamayı öğretti."
O yılların size ne gibi katkıları oldu ?
O zaman ki A Takımı, hem sokaktaki insanların hem entellektüellerin izlediği, herşeyi takip eden bir programdı. Ben 3 yıl boyunca polis muhabirleriyle, savaş muhabirleriyle, magazin muhabirleriyle, spor muhabirleriyle, parlamento muhabirleriyle ve adliye muhabirleriyle çalıştım. Bu muhabirliklerin hepsini yaptım demiyorum ama, o insanların hepsiyle dünyanın her yerinde birlikte çalışma fırsatım oldu. Cannes'da dünyanın en önemli magazin muhabirleriyle, İsrail'de en önemli savaş muhabirleriyle yan yana çalıştım. Olaylara birinci gözden tanık olmak insanda bir birikim yapıyor. Habercilikte güzel bir çocuk olmanızın ya da aileninizin kim olduğunun bir önemi yok. O haberi getirip getirememenizin önemi var. Oyunculukta başarı çok görecelidir. Başarılı derler, bence değildir. Böyle birçok oyuncu var. Ya da birçok insanın başarılı bulmadığı, benimse başarılı bulduğum oyuncular var. Gazetecilik daha somut bir şeydir. O haberi getirirseniz başarılısınız. Dolayısıyla böyle bir dengeyi sağlayabildiğim için gazetecilik bana şımarık bir adam olmamayı öğretti. O anlamda o yılların bana çok katkısı oldu.
Şöhretle ilgili bir rahatsızlığınız var mı? Bazen bir yerlerde çevredeki insanların sizinle ilgilenmesinden rahatsız olduğunuz zamanlar olur mu?
Bazen yurt dışında, bir cafeye gidip kahve içerken kimsenin sizi tanımaması güzel bir şey, ama ben tanınıyor olmaktan da fazla rahatsızlık duymuyorum. Çünkü ben sokak çocuğuydum, hep de sokak çocuğu olmayı devam ettireceğim.
Sizi en son 3 yıl önce "Hırçın Kız" adlı oyunla tiyatro sahnelerinde görmüştük. Tiyatro ile ilgili yeni bir projede sizi tekrar izleyebilecek miyiz?
Şimdi Garaj İstanbul var. Garaj İstanbul, bizim hergün tekrar tekrar oyun oynadığımız bir yer. Ben şu an sanatçı olarak sahneye çıkmıyorum. Garaj İstanbul yönetim kurulu üyesiyim, ayrıca aktif olarak çalışanlarından biriyim. Dolayısıyla zaten gösteri sanatlarına dair ne varsa Garaj'ın içinde var. Ben buradayım, bir gün de çıkar oynarım. Tiyatro yapmak sadece oynamak demek değil. Bir tiyatro veya tiyatro yapılabilecek bir yer kurmak oynamak kadar değerli. Şu anda onunla uğraşıyorum.
Garaj İstanbul'un İstanbul sanat yaşamına nasıl bir katkısı olacak?
Garaj İstanbul, bağımsız bir çağdaş gösteri sanatları mekanı ama sadece bu şekilde tanımlamak pek doğru olmaz. Garaj İstanbul, öyle bir hal aldı ki artık neredeyse bir sivil kültürel dönüşüm projesi haline geldi. 54 tane bireysel destekçinin maddi olarak desteklediği, ayrıca 40'a yakın büyük firmanın ayni ve maddi yardımıyla desteklenen bir sivil toplum kuruluşu ve sanat kooperatifi. 5 ayrı programın içinde dans, tiyatro, performans, edebiyat okumaları gibi 41 ayrı projenin olduğu, bütün programı tamamlanmış bir oluşum.
Mimari olarak boş bir garaj. Bu boş garaj istenildiği zaman, istenildiği yerde oyunu konumlandırmaya elverişli olarak tasarlanmış. Aslında tasarlanmış da demeyelim, her seferinde yeniden tasarlanmak için tamamlanmamış bir tasarımı var. Her giren sanatçı Garaj'ı bir kere daha tasarlamak, kendini nasıl konumlayacağını bir kere daha düşünmek durumunda kalıyor. Böylece performasını ve o günkü gösterinin kimliğini de her seferinde değiştirmiş oluyor. Bu anlamda şu an ülkemizde bir ilk.
Biliyorsunuz bu röportajı www.sivilcelerim.com sitesi için gerçekleştiriyoruz. Sitemizi ziyaret ettiniz mi?
Daha önce görmemiştim, ama sizinle konuştuktan sonra baktım; çok eğlenceli bir site olmuş.
Sizin ergenlik döneminizde hiç sivilce sorununuz oldu mu?
17-18 yaşlarında sivilcelerim oldu. 17 yaşında sakallarım yeni çıkmaya başlamıştı ve sivilcelerim vardı. O sıralarda A Takımı'ndayım, sivilcelerim tıraş olmam gerektiğinde benim için oldukça sorun yaratıyordu. Ufak bantlarla onları kapatıp öyle röportaj yapıyordum.
Sivilcelerle başa çıkmak için neler yaptınız? Tedavi oldunuz mu mesela?
Sivilcelerim vardı, ama bu beni çok rahatsız edecek boyutta değildi. O nedenle tedavi olmadım.
Sivilcelerinizin olması psikolojinizi nasıl etkiliyordu?
Çok etkilemedi açıkçası. Acayip bir iş yapıyordum. Son derece yoğundu. Belki de tam o döneme denk geldiği için beni çok rahatsız ettiğini hatırlamıyorum.
Peki arada bir de olsa şu an böyle sorunlar yaşıyor musunuz?
Arada bir dudağımın kenarında, alnımda sivilcelerim çıkar. Bazen çok çirkin görünüyorlar. Patlatmalarını insanlara tavsiye etmiyorum ama, bazen de çekimler olduğunda patlatmak zorunda kalıyorum.
Sivilcelerini sıkıntı haline getirmiş gençlere neler önerirsiniz?
Sivilce size ait birşey. Sakalınız gibi, teniniz, kaşınız, gözünüz gibi... O sizsiniz, onlar başka birinin sivilcesi değil, biri gelip o sivilceyi yüzünüze koymuyor. Böyle bakmak ve kabul etmek lazım. Reddetmeye ve üstünü kapatmaya çalıştığın andan itibaren onlar çıkar. Hayatta neyin üzerini kapatmaya çalışırsan onlar bir yerlerden tekrar çıkıyor. Sivilcelerle mücadele etmenin birçok yolu var. Onları denediğin halde geçmiyorsa, onların senin olduğunu düşünmen lazım. Onlarla düşman olmayın. Çünkü bu saçınıza, yüzünüze düşman olmak gibi bir şey. Ayrıca sivilcesiz insanların daha güzel olduğunu kim söylüyor?
Fotoğraflar: Savaş KESKİNER |